Anasayfa / Genel / İslam Dininde Görüş Ayrılıkları

İslam Dininde Görüş Ayrılıkları

İslam Dininde Görüş Ayrılıkları

Neden İslam’dan ayrı bir yol tutuyoruz? Neden Allah’ın kitabına ve kitabın özü olan açık ayetlerine rağmen bu kadar bölünme ve farklılık var?

Allah’u Teâla’nın bizlere ısrarla ayrılmayın demesine rağmen bizler çeşitli şekillerde şeytanın oyununa geliyoruz. Kendimizce sözde mantıklı bulduğumuz bahanelerle ayrılıyoruz ve bu da yetmezmiş gibi sanki Müslüman kardeşi değilmişçesine birbirimize düşman olacak boyutlara kadar gidiyoruz. Neden?!

Amacımız ne, ne yapmaya çalışıyoruz? Allah’ın razı olmadığı ve ayetlerinde bildirdiği halde neden halen ayrılmak için her türlü kapıyı zorluyoruz? Peygamber Efendimiz vefatından önce biz zatî bu konuda, Benden sonra cahiliye devrindeki gibi birbirinizin boyunlarını vurmayınız, demesine rağmen bizler bu hakikate kör sağır kalabiliyoruz…

Bizlerin imandan sonra, bu imanı ümmetçe yaşamak gibi önemli bir görevimiz var. Emri bil marufun amacı da tam olarak beraberce Hakka yürümek olduğunu bilmeliyiz.

Bizlerin ayrışmasının şeytandan başka kimseyi sevindirmeyeceğini, ancak ve ancak bu ayrışmaya, didişmeye şeytan ve şeytanın yolunda giden diğer varlıkların mutlu olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Madem Allah bizim ayrılmamızdan razı değil, Peygamberimiz bizleri ısrarla uyarmakta, bizlere de düşen elbette bu ayrışmadan uzaklaşmak ve her şeye rağmen kardeşçe yaşayabilmeyi öğrenmek olduğunu bir an bile aklımızdan çıkarmamamız gerekir. Bu konuda dikkat etmemiz gereken en önemli noktalar şunlardır:

  1. Bu din Allah’ın dinidir. Bizler heva heves ya da mantığımıza göre dinin dışına çıkamayız. Böyle bahanelerle kimseyi küçültüp, kendimizi, görüşlerimizi, ait olduğumuz kurum kuruluşu yüceltip, diğerlerini aşağılayamayız. Bunu yaparsak amacımızdan sapmış oluruz. Böylelikle hem ümmetin parçalanmasına sebep oluruz hem de içimize kibir nefret gibi duygular sokarız.

İslam çağrısının en önemli kısmı Sabrın hakikatini bilmektir. Bu nedenle farklı bir görüş duyduğumuzda, hemen karşıya saldırırcasına harekete geçmek yerine onu anlamaya çalışmalı ve eğer söylediklerinde doğru şeyler varsa bunların temelini araştırmalıyız. Ve yahut kesin bir şekilde dinin dışında bir görüş olduğunu düşünüyorsak da; onu iyice anladıktan sonra uygun bir dille ve ayetler hadislerle o kişiye güzel bir açıklama yapmamız bizleri ayrılıktan kavgadan uzaklaştıracaktır. Bu konuda yine dikkat edilmesi gereken bir diğer husus dayatmacı şekilde, karşımızdaki insan bizi dinlememek istediği halde zorla dinlettirmeye çalışmamamız gerekir. Böyle bir yanaşımla insanlar sadece bizden kaçacaktır. Kimse dayatmayla görüşü benimsemez. Eğer ki amacımız Allah için bir şeyler anlatmaksa, bu Sabrı göstermemiz de bize vaciptir. Eğer ki amacımız kendi görüşümüzü dünyaya benimsetmekse o zaman zaten bu eylem emri bil maruf olmamaktadır.  Çünkü işin içine nefsimiz girmiştir. Nefsin girdiği kadar da Allah rızası o işten uzaklaşmıştır.

  1. Ayrışmamıza sebebiyet veren ikinci bir hususta; dinin özünü bırakıp, teferruatlardan hükümlere gitmemiz ve bunları da herkese benimsetmek için çabalamamızdır. Din kolaylıktır. Din kişinin en hayırlı ve düzgün yaşamı Allah için idame ettirmesini sağlayan ilahi kanunları temel alan bir sistemdir. Fakat dinin helali yani yapması izin verilenleri ve haramları kesinlikle izin verilmeyenleri vardır. Bunun dışında bizzat belirtilmeyen insanlara zararı olabilecek konulara mekruh, ya da helal diye adlandırılmayan ama zararı olmayan mübahları da vardır. Kişi takvasına göre helal haram gibi sınırlara dikkat eder. Bizler daha özü anlamamış insandan mekruhtan uzak kalması için baskı altına sokarsak yahut daha farz ibadetini bile içselleştirememiş birine bir sürü nafile ibadet et diye zorlamaya kalkarsak. Bunları yapmadığı için de onlara birer suçlu muamelesi yaparsak o zaman bizler bu dini yine farklı bir tefrika sokmuş olacağız. Bizlerin kimsenin ibadetini, hayatını sorgulama hakkımız yoktur. Ancak ve ancak muhasebemiz kendi vicdanımızla ve nefsimizle olur. Başkalarını eleştirip onları kınayıp ve onlara zorla bir şeyler yaptırmaya kalkarak ancak kendimizi tatmin etmeye çalışırız. Çünkü Allah’ın istediği bu değil. Keza öyle olsa Allah herkesi iman ehli olarak yaratırdı. Ama ayetinde bunun aksine bize şöyle demektedir:

     (Resûlüm!) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?  (Yunus\99)

Ayetin ifadesi gayet net bir şekilde bize diyorki; Sen insanları zorlama hakkına sahip değilsin. Zorlamayla iman mümkün değil. Herkes iradesiyle seçimini yapar ve sonuçlarına da seçimleri ve çabası sebebiyle katlanır. O zaman sen zorlayıcı değilsin, demektedir. Peki, Peygamberden ne beklenmektedir bu hususta;

Eğer yüz çevirirlerse, bilesin ki biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen sadece duyurmaktır. (Şura\48)

Biz, onlara vâdettiğimizin (azabın) bir kısmını sana göstersek de veya (ondan önce) seni öldürürsek de sana ancak (Allah’ın emirlerini) tebliğ etmek düşer. Hesap yalnız bize aittir. (Rad\13)

(Ey Resûlüm!) Yine de yüz çevirirlerse, artık sana düşen ancak açık bir tebliğden ibarettir. (Nahl\82)

  1. Diğer bir hususta, Allah’ın bizlere olan adlandırması dışında adlandırmalarla ayrılığa gitmemizdir. Allah iman eden kullarını diğer kullarından ayırırken bazı hitapları belirlemiştir. İman eden kişilere Müslüman demiştir. Müslümanların bu sıfat ve ismin haricinde, yeni isimlerin peşinde koşmaları bölünmeye götüren en büyük yanlışlardan biridir. Sahabe döneminde yaşanmış bir kıssaya bakarsak durumun vehmini daha iyi anlayacağız… 

Bir kuşluk vakti idi, bazı sahabeler Mescid-i Nebevi de, halka kurmuş sohbet ediyorlardı. Bu arada; Hz. Selman (r.a) Mescid-i Nebevi’ye girer. Mesciddeki sahabelere Selam verip, uygun bir yere oturur, oturanlardan bazıları Hz. Selman’nın işiteceği bir sesle, birbirlerine tanışmak için kabile ve soylarını sormaya başlarlar.

Biri ben Temim kabilesindenim, bir diğeri ben Kureyş kabilesinden filancayım, üçüncüsü ben Evs kabilesindenim der.

Hz. Selman (r.a) bu konuşanları sükûnetle dinler, bir ara içlerinden biri dönüp, Hz. Selman’a sorar?

Ya Selman, senin soyun ve ırkın nedir?

Onlara göre onun vereceği cevabı yoktur, çünkü o acemdir (İranlıdır) ve orada gariptir, bilinen bir soyu yoktur.

Hz. Selman (r.a) bütün oradakilere ders verircesine, vakarla ve sükûnet ile ben İslam’ın oğlu Selman’ım der.

Ben daha önce dalalette idim, Allah (c.c), Hz. Muhammed (s.a.v) ile beni hidayete erdirdi. Fakirdim, Allah (c.c), Hz. Muhammed (s.a.v) sevgisi ve nuru ile beni zenginleştirdi, ondan öncede köleydim, Allah beni Hz. Muhammed (s.a.v) eli ile getirdiği Kur’an ayetleri ile beni özgürlüğüme kavuşturdu.

İşte benim soyum ve nesebim budur, Mescid-i Nebevi’de, ses seda yoktur, herkes bir anda donup kalmıştır. Ama içten içe, İslâm kardeşliği duyguları kaynamaya başlamıştır.

Hz. Ömer (r.a) onları mescidin bir yerinden dinliyordu, bu cevabı duyar duymaz cezbe haline kapılarak, ayağa kalkar ve onların yanına gelerek, ben de İslam’ın oğlu Ömer’im, Selman’nın kardeşiyim der…

İşte İslamın oğluyuz bizler ve Müslümanlardanız. Daha güzel bir hitap olamaz. Falanca soydanım filanca tarikattenim, bilmem ne mezhebindeyim değil… Ben Müslümanım!!! Demek ve Allah’ın kitabı ve Peygamberiyle yol almak ile ancak beraberlik sağlanacaktır.

 

Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir. (Rum 32)

iSLami Sohbet Siteniz…

Hakkında admin

Bir yorum

  1. Büyükler derler ki:Kitap,sünnet için bir alan bırakmış;sünnet de rey/görüş ve içtihat için bir alan bırakmıştır.

    Ama bu alanı bulacak olan yada kullanacak olan Alimlerdir.

    Büyüklerimiz eğer bilmeyenler susacak olsaydı,ihtilaf kalmazdı demişler.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Scroll To Top