Pandemide Ekonomik Krizin Sebepleri

İnsanlık Krizi

Ülkemizde ve dünyada pandemi süreciyle ekonomik krizler yaşanmaya başladı. İnsanlarımız düne göre kıyaslanınca ciddi zorluklar yaşamaya başladı. Her şeyin fiyatı kısa süre içinde 2 – 3 katına çıktı. Dolar ve altın fiyatları yükseldikçe, üst üste zamlar yapıldı. Alınan maaşlar sorgulamaya başlandı. Ve her zamanki gibi asgari ücret üzerinden kritikler yapılmaya başladı.

Pandemi sürecinden en çok etkilenenler küçük işletmeler oldu. Asgari ücretle çalışan bireylerin ise alım gücü iyice azaldı. Ekonomik sorunlar, devletin stratejisini ve yaptıklarının sorgulanmasını sağladı. İnsanlar artık uyanıp bazı şeyleri sorgulamaya başladı?
İnsanlar pandemi öncesinde duyduğu benzer olaylara dünden farklı bakmaya ve tepkilerini de farklı şekillerde göstermeye başladı. Dün çıkarları için susan yüksek konumlu insanlar ve medya bugün kriz döneminin etkisiyle hükümetin güç kaybettiğini fark edince olayları üstelemeye başladı. Sıkıntılı süreçlerin aynı zamanda bir kaosa dönüştürülmesini sağlamak için adımlar atılmaya başladı. İnsanlar da kime ne kadar inanacağını bilmeyerek, çıkarları yada ezberleri doğrultusunda yine fazla düşünmeden kararlar almaya yöneldi…

Peki Yaşanan Olaylar Nereye Dayanıyor?

Aslına bakarsak, bütün sorunların başladığı yer çıkarlarımız karşısında gücün ve otoritenin karşısında algılar takınmamız. Medyanın bize vermek istediği algıya baş kaldırmamamızdan kaynaklanıyor.
Dün yapılan hataların üstü örtülürken, bugün çıkarlarımız sarsıldıkça olayları irdeleyip, abartıp ve yine adil olmayan sonuçlara varmaya devam ediyoruz.
Dün harama haram, yalana yalan, hırsıza hırsız diyemeyen insanlar bugün yine medyanın da önderliğiyle yapılan kaosun arkasında saf tutan bireyler halinde olmamızın sebebi ne tek başına yaşanan zorluklar ne de hükumetin bir anda değişmesi değil, değişen sadece bizim çıkar çatışmamızdaki korkunun artışı ve değerlerimiz yerine yine maddiyatı ön plana alıyor oluşumuz…
Şeytan ve şeytanın yardımcıları konumundaki herkes nefislerimizdeki zaaflara hitap ederek, dün susturup bugün gereksiz konuşturuyor. Bir insan haksızlık yaptığında kendi menfi halimizi bırakıp adalet için çabalamadığımız, bir cümle kurup devamını getirmediğimiz için süreç her yapılan yanlışla büyüyüp kartopu haline gelince ve o çığda sadece diğerleri değil bizlerde altında kalınca bağırtılarımızın pek de anlamı olmuyor.

Olmuyor çünkü, samimiyetsiziz beyler, hanımlar!

Ne inancımızda ne değerlerimizde ne insani duygularımızda olması gerekeni, ölçüt almıyoruz!
2 gün zorluk çekince feryad figan ediyoruz, 3. gün rahata erince hiç bir şey olmamış gibi davranıyoruz… Sorunun kaynağını değil de, çıkarlarımıza değdiği noktayı ele alıyoruz. Zorluk için dünyaya gelmedik ama zorluğu her gördüğümüzde yoldan sapmamız, Sabretmek, çabalamak ve birbirimize sımsıkı tutunmak yerine darmadağınık oluyoruz!

Salgın gelmiş, bir uyarı, bir imtihan dünyaya… Lakin biz halen gezip tozmanın alışveriş yapmanın stok yapmanın peşindeyiz. Açlıktan ölüyor musunuz da bu kadar feryad ediyorsunuz? Cidden zor duruma düşenlerin değil de diğerlerinin bağırtılarının yankılanması da içimizdeki ironinin bir göstergesi değil mi?
Dünya hayatı her daim iyi gitmeyeceğini bizler Allah’ın kitabından, Peygamberlerin hayatından ve tarihin sayfalarından bilmiyor muyuz? Bu süreçlerde elimizdekini asıl zora düşen insanlarla paylaşarak atlatmaya çalışmak yerine, kendi çıkarlarımız için bas bas bağırarak neyi çözmeye çalışıyoruz?
Dolar ve altın yükselmiş ve ekonomi sırf bu yüzden batıyormuş? Ciddi misiniz? Sebebi dolar ve altın mı her şeyin?

 

İnanın komedi gibi geliyor hem de trajik komedi…

Bizi batıran dolar mı, tarladaki ürünün dolarla ne ilgisi var? Yada yediğimiz yiyeceğin, israfa kaçmadan alınan kıyafetimizin, ödediğimiz kiralarımızın? Şimdi sözde ekonomistler her şey dolara bağlı diyecek ama dolara bağlayan hayat değil algımız olduğunu göremeyecek kadar sistemin ve modern kölelik algısının çoktan bir üyesi olduğunu göremeyecek konumdalar. Bizi yıkan dolar, altın değil, bizi yıkan aç gözlü olmamız, mal sevdamız, çıkarlarımız ve korkularımız… İnsan kendi ülkesindeki suyla kendi toprağındaki yetiştirdiği ürüne, evlerinin kiralarına, doları bahane ederek bu kadar zam yaparsa, toplumun temel ihtiyaçlarını bahanelerle yükseltirse diğer tüm fırsatçılarda bunu bahane edecektir, etti de…
Hayır, ciddi bir ekonomik çöküş olduğunu da iddia edemiyorum her kesime bakarak… Sıkıntıyı belli kesim yaşıyor, bir kısım ise zevkine harcadığı parayı bir nebze azaltacak diye korku duyuyor, bir kesimde var ki bunlar pandeminin sıkıntısını kendi çıkarları doğrultusunda kârlı hale getiriyor. Toplumda 10 kuruş için buna izin veriyor.

Kaç kişi aramızda, madem ekonomimiz sıkıntılı, bu sene evimdeki kıyafetlerimle yetineceğim, elimdekileri değerlendireceğim, kendi işletmelerimden alışveriş yapıp, mahallemin insanına kazandıracağım, yediğimi azaltıp, kardeşlerimle paylaşacağım, dedi?

Bir bakın bakalım, büyük firmaların reklamlarına, alışveriş çılgınlıklarına, sözde sıkıntılı süreçte yaptıkları kârlarına… Hani kriz? Nerde ekonomik krizler? Madem ekonomik kriz var bu kadar gereksiz alışverişi kimler yapıyor?

Krizi bu insanlar yaşamıyor, bunlar sadece bağırıyor. Asıl krizi görmekten aciz olduğumuz, asgari ücret denilen o komik rakamlarıyla evinde 3 4 çocuğunu büyütmeye çalışanlar yaşıyor. Ve biz o insanlar daha da zorlanmadan bu süreci atlatsın diye yardım edeceğimize, keyfi harcamalardan kısmadığımız paralarımızı, onlara olan yardımlarımızdan, sadakalarımızdan kısıyoruz…
Kriz var beyler hanımlar ama ekonomide değil, Kriz insanlığımızda var!!! Ve bu kriz üzgünüm ama pandemi gibi 2 3 senede değil, bizler yeniden insan gibi yaşamaya çalışmadıkça atlatılmayacak!

yazan: imtihan

Bakara 156 / Onlar; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.

Zumer 8 / İnsana bir zarar dokunduğu zaman Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra kendi tarafından ona bir nimet verdiği zaman daha önce O’na yalvardığını unutur ve Allah’ın yolundan saptırmak için O’na eşler koşar. De ki: “Küfrünle az bir süre yaşayıp geçin! Şüphesiz sen cehennemliklerdensin.”

Şura 38-39/ Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar. Bir haksızlığa uğradıkları zaman, yardımlaşırlar.

Yunus 12/ İnsana bir sıkıntı dokundu mu, gerek yan üstü yatarken, gerek otururken, gerekse ayakta iken (her hâlinde bu sıkıntıdan kurtulmak için) bize dua eder. Ama biz onun bu sıkıntısını ondan kaldırdık mı, sanki kendisine dokunan bir sıkıntı için bize hiç yalvarmamış gibi geçer gider. İşte o haddi aşanlara, yapmakta oldukları şeyler, böylece süslenmiş (hoş gösterilmiş)tir.

 

1 Yorum

  1. Joseph Conrad’ın ‘Karanlığın Yüreği kitabından canımızı yakacak birkaç satırla başlayalım bugün: “Çevremizde olup bitenleri fark edemiyorduk. Hayaletler gibi hareket ediyorduk. Meraklıydık ama aynı zamanda dehşete de düşmüştük, adeta bir tımarhanedeki ayaklanmayı izleyen aklıselim insanlardık… Hiçbir şeyi anlayamıyorduk, çünkü haddinden fazla ileri gitmiştik ve hiçbir şeyi hatırlamıyorduk…”
    İnsanı olduğundan başka bir şey yapmaya çalışıyoruz bu devirde sürekli. Daha bilgili, daha donanımlı, daha eğitimli, daha görgülü, daha entelektüel, daha çağdaş, daha centilmen, daha sportmen, daha şu, daha bu… Bütün bu uğraşların sonucunda, vakıa ki, insan en başta olduğundan daha iyi bir yere gelmiş olmuyor çoğu zaman. Daha fazla imkanla, daha fazla organize çabayla, daha zorlama yönelişlerle bugünkü insan, dünkü insandan daha iyi bir ‘şey’ olmadı mesela. Daha çok şey öğrendi. Daha bilgili, donanımlı, erişken hale geldi. Görgüsünü daha kurallı, köşeli, şematik hale getirdi. Daha kaslı, daha gösterişli, daha fit oldu.
    Ama daha fazla insan olmadı, aksine eski insanı aratır hale geldi. Bunun aksini iddia edenler olacaktır, biraz medyaya. sosyal medyaya göz atsınlar onlar da iddialarında haklı olmadıklarını içten içe anlayacaklardır. Evet, her devrin kendine göre şartları var ve birçok şey değişiyor. Evet, her şeyi kendi şartları içinde değerlendirmek gerekiyor. İyi ama; şartlar ne olursa olsun insanın ne olduğunu, neyi yaşadığını, neye tekabül ettiğini gösteren değişmez kimi alametler olmalı değil mi? Var, elbette var. Bugünün insanı hakkaniyette, dürüstlükte, insafta, nezakette, basirette, mahviyette, tevekkülde, sabırda, rıza göstermekte, sevecenlikte ve daha başka bir çok hayırlı evsafta daha öncekilerin inkar kaldırmayacak ölçüde gerisinde değil mi? Daha konforlu yaşıyoruz, daha çok imkana, teknolojiye, araca, erişime sahibiz, daha büyük hedefler peşinde koşuyoruz, tamam! Bütün bunlar bizim hayatlarımızla daha barışık olmamızı, kendimizi daha doğru insan, hayatlarımızı daha doğru hayatlarmış gibi hissetmemizi sağlıyor mu? Bütün bu konforu, teknolojiyi, kalkınmışlığı, lüksü, nereye koyacağımızı bilemediğimiz bu milyon tane eşyayı edinebilmek için dünyayı ne hale getirdiğimiz ve sonu gelmez bir açlıkla, ihtirasla, gözü dönmüşlükle istemeye devam ettiğimiz gerçeği üzerinde başımızı iki elimizin arasına alıp hiç düşünüyor muyuz? İnsan her geçen gün biraz daha bozuluyor, hayat bizi içine çeken kahırlı bir girdaba dönüşüyor. İnsanı, güya daha fazla kılmak için yaptığımız her şey elimizde patlıyor. Daha uygar olalım diye, daha büyük kazanalım, daha çok hedefe ulaşalım diye aldığımız her mesafe, aslında bizi kendi ‘insan’lığımızdan uzaklaştırıyor. Cevheri insanın içinde aramaktan vazgeçtiğimiz ilk zamanlardan itibaren yeryüzünün her köşesini delik deşik ettik ama bizi ‘insan’ zenginleştirecek bir maden bulamadık. Aksine; daha fazlasını isteyerek attığımız her adımda, bizi insan kılan, bizi haddimizde tutan, bizi kadim ayarlarımızda sabitleyen her ‘kaide’den, her hakikatten uzaklaştıkça uzaklaştık. İnsanın başka bir şeye dönüşmesi için önümüze çıkan her havalı hedefe sermayemizi yatırdık, insanı kazanmak için neredeyse tek metelik bile harcamadık.
    Ekonomik, siyasi, diplomatik, çevresel her türlü kriz hemen her gün gündemimizde. Buna karşılık, bütün bu krizleri doğuran insanlık krizine hiç kimse dönüp bakmak bile istemiyor.

    “Cahilsin; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur” diyor merhum Ahmet Hamdi Tanpınar, ‘Mahur Beste’sinde…
    Çok güzel bir yazıydı yorumda yer vermek istedim…
    Yeni Şafak – Gökhan Özcan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir